Bir Deniz…

BİR DENİZ

Güneşin billur, altın oklarını yeryüzüne serpmeye başladığı öğle vakti gelmişti. Evimin önündeki çınar ağacının gölgesinde kendilerine biçilmiş ömrü tamamlamakta olan ağustos böceklerinin kesintisiz senfonisi başlamıştı. Denizin uçsuz bucaksız, çakıllı kıyısında rutin yürüyüşümü yapmak üzere evden çıkmaya karar verdim.
Taş evlerin birbiri ardına dizildiği, gökkuşağının her tonuna sahip tahta pencere ve kapılarının canlılığına baka baka insan kalabalığıyla bütünleşmiş meydana ulaştım. Bu sıcak yaz günlerinde evlerinde bankları ve kafeleri doldurmuş insanlara baktım bir bir. Çocukların umarsız oyunlarına, etraflarında akıp gitmekte olan hayata karşı kayıtsızlıklarına imrenerek kıyıya vardım. Kumlu iskeleler üzerinde güneşin yakıcı ışınlarından istifade etmek isteyen insanların kaygısız uzanışlarına hayretle bakarken üç tane orta yaşlı adam plaj sandalyelerinde hararetle bir konu tartışıyorlardı.
Bu insanlardan hiç biri yalnızlığımın derin kuytularında kaybolmak için geldiğim bu sahil kasabasında beş yıldır süren yaşamımı devam ettirmeye çalıştığımı, insanın yaşam enerjisin sömüren hiçbir iş sahibi olmadığımı, insanların yapay sevgileri, gerçekliğinden her daim şüphe ettiğim. Samimiyetsiz şefkatlerinden kaçıp buraya sığınmış bir adam olduğuma ihtimal vermezdi.
İskelenin önündeki parke taşları devam eden ancak iki kişinin oturabileceği renk renk banklardan kendime boş bir bank aradım. Denizin rengiyle bütünleşmiş, sanki denizin bir uzantısıymış hissi veren çivit mavisi boş bir banka oturdum ve önümden, bank ve iskele arasında kalan parke yolunda gelip geçenleri izlemeye koyuldum. Denizin üzerinde nazlı nazlı süzülmekte olan balıkçı teknelerinin kulağı hiç te rahatsız etmeyen motorlarının ritmik tınısına kulak verip teknenin içinde beyaz şapkası, güneşten esmerleşmiş teni balıkçı ağlarının nasırlaştırdığı ellerini düşündüm.
İyiden iyiye etkisini göstermeye başlamış olan güneş, tenimdeki hücrelere nüfuzunu artırmış, yanma hissi gitgide artmıştı. Denizin iyotlu havasında kitap okumanın doyumsuz zevkine varmak için yanımda getirdiğim kitabımı okumaya koyuldum. Üzerimde beliren gölgesi ile başımı kaldırdığımda güneşin parıltılarını hapsetmiş altın saçları, açık teni, beyaz tişörtü ve pembe şortuyla gözlerinin rengini güneş gözlüğünün perdelediği bir bayan yanıma oturmak için izin istedi, onaylayan baş işaretimle varlığını yanımda hissettim. Gözlerimi kitabın cümlelerinde gezdirirken senelerin ilmek ilmek dokumuş olduğu yalnızlığımın kalın duvarı arkasında bir ürperti hissettim. Altın saçları omuzlarına dökülen bayan konuşma hissine kapılmış olacak ki okuduğum kitabı işaret ederek, kendisinin de yıllar önce bu kitabı okumuş olduğunu söyledi. Dikkatlice bakabilme cesareti gösterdiğim yüzünde, dudaklarının kenarındaki ince kıvrımı, düzgün ve zarif burnu, her bir teli hürlüğünü ilan etmiş saçları uzun zamandır benliğimde varlığını hissetmediğim duygularımın uyanışa geçtiğini hissettim. ‘’ Öyle mi, yazarı oldukça başarılı buluyorum’’ cevabını verdim. ‘’ Buralı mısınız?’’ diye sordu, sesinin kadife yumuşaklığıyla. Ben de, aslen buralı olmadığımı uzun zamandır burada tek başıma yaşadığımı söyledim. O da isminin Deniz olduğunu, mesleğinin öğretmenlik olduğu halde sanata olan yeteneğinden dolayı bir resim atölyesi olduğunu ve yazları şehrin boğucu havasından kurtulmak için bu sahil kasabasındaki yazlığına geldiğini ve yalnız yaşadığını anlattı.
Bu tesadüfi tanışıklığın, insansızlıktan işlevini yitirmiş hücrelerimde yaşam hislerinin uyandığını, yaklaşık bir saattir yanımda oturan bu kendine has kadını yenide görme isteği doğdu bir an içimde. Vermiş olduğu molanın yeterli olduğunu ve yürüyüşüne devam etmek üzere vedalaştı benimle. Arkasından endamından ayıramadığım bakışlarımı, naif ve nazlı yürüyüşüne gözden kayboluncaya kadar baktım. Ertesi gün aynı saatte aynı bankta Deniz’i bekledim. Elime yine aynı kitabımı almış oturuyordum ancak gözlerim sayfaları okumuyordu. Bankta ne kadar zaman geçirdiğimi anlamadan üzerime çöreklenen ağır ve kasvetli hayal kırıklığını yanıma alarak denizde yüzenlerin tiz çığlıkları arasında evimin yoluna koyuldum. Balıkçı teknelerinin yanyana dizilmiş muntazam sırasına imrenek yürürken tanıdık bir ‘’Merhaba’’ beni durdurdu. Bugün gözlüğü yoktu Deniz’in, mavi bulutlarla kaplı gözlerinde saflığın ince pırıltılarını gördüm. Köşedeki salaş, renk renk tahta masaları ve iskemleleri olan bir kafeye oturduk ve iki türk kahvesi söyledik. Denize dönük vücutlarımız ile yandan yüzünün düzgün hatlarını, topladığı saçlarından ensesinin kıvrımını görebildim. Deniz de benim gibi evlenmemiş ve yalnızlığın karanlık dehlizlerinde yaşayıp gidiyordu.
Önümüzde geçmekte olan aileleri, genç kızlar ve erkekleri izlemeye koyulduk. (devamı pek yakında)

Bir cevap yazın